Özcan Yurdalan / ”DAHA GÜZEL BİR DÜNYAYA DOĞRU”

 

 

 

 

AFSAD’ın ilk kuruluş yıllarında fotoğraf ile yoğun olarak ilgilenen Özcan Yurdalan, o dönemdeki fotoğrafçı tavrını ve bugünlere kadar yaptıklarını bizlerle paylaştı.

Fotoğraf ile ilgilenmeniz nasıl başladı?

Fotoğrafa 1976’da başladım. O dönemde, halkevlerinde yaygın fotoğraf çalışmaları vardı. Ben de Çankaya halkevindeki fotoğraf kurslarına katılarak başladım. Sevgili Tansu Gürpınar hocamızdı. Zaten o dönem fotoğrafında, Türkiye’de, içerik açısından değil ama yaygınlaşma açısından sıçrama yaşandığı bir dönemdi. Biz bu kursları bitirdikten, fotoğraf çekmeye sergiler açmaya başladıktan sonra, aynı dönemde de Ankara’da, Çağdaş Sahnede kurslar mahiyetinde fotoğraf çalışmaları başlamıştı. Bu çağdaş sahne kursları, Sinematek bünyesinde yürütülüyordu. Aşağı yukarı bir yıl sonra, 1977’de Çağdaş sahnenin fotoğraf grubu ile Çankaya halkevinin fotoğraf grubu biraraya geldik ve AFSAD’ı kurduk. Temel yaklaşımımız, eğilimimiz ağırlıklı olarak, yaşadığımız dünyayı, toplumu, zamanı fotoğraflamaktı. Ben 1980’de yani 12 Eylül’den sonra fotoğraf çekmeye bir süre ara verdim. Çünkü o toplumsal kırılma döneminde, kesinti döneminde, benim bütün arşivim de gitti ve bir tane fotoğrafım bile kalmadı. Bilirsiniz fotoğrafçılık demek arşiv demektir, arşivsiz fotoğrafçı olmaz. O arşiv gittikten sonra ben bir kırıklık yaşadım, 7-8 sene kadar fotoğraf çekmedim. Ondan sonra, tekrar bir biçimde fotoğraf çekmeye devam ettim.  

O günlerle ilgili, AFSAD ile ilgili başka söyleyecekleriniz olabilir mi?

Tabi. Niyetim şu aslında; o dönemdeki fotoğraf yaklaşımına, fotoğrafçıların kafasındaki tasavvura, muratlarına dair birşeyler söylemek... O dönemde, bizim fotoğrafçı tavrımız doğrudan doğruya hayatın içindeydi. Bir taraftan belgelemeye çalışıyorduk, bir taraftan yaşadığımız dünyayı değiştirmeye çalışıyorduk. Nereye doğru değiştirmeye? Fotoğrafçılarımızla, fotoğraflarımızla daha eşitlikçi, adil, savaşsız, sömürüsüz, ve daha güzel bir dünyaya doğru değiştirmeye çalışıyorduk. Böyle bir niyetimiz vardı. Çok da geçmişten söz ediyormuş gibi olmasın. Benim hala böyle bir hayalim var. Bu doğrultuda ciddi çalışmalar yapıyorduk. Neler yapıyordunuz derseniz? Mesela Ankara’dan Anadolu’ya gidiyorduk, Güneydoğu’ya, İstanbul’a. Fotoğraf çekiyorduk. Çektiğimiz fotoğraflar belli bir tema etrafındaydı. Örneğin, o dönemde olan büyük grevleri fotoğraflıyorduk. Doğal afetler oluyordu, Lice ve Muradiye depremleri gibi. Gidip orada bir taraftan fotoğraf çekip, bir taraftan da yardım çalışmaları yapıyorduk. Dönüp sergi açtığımız zaman kampanyalar düzenliyorduk. Küçük sanayi bölgelerinde fotoğraflar çekiyorduk. Fotoğraflarımızı o dönemlerde hiçbir zaman kapalı salonlara tıkmıyorduk. İşte öyle şık şıkıdım sergi açılışları falan, kategorik olarak karşı durduğumuz bir haldi. Bence fotoğraf sergilenmek için değildir, çoğaltılmak içindir. Şık galerilerde, sergi salonlarında, kokteyllerle falan sergilenmek için hiç değildir. O, fotoğrafın snob yanıdır. Yapan yapar itirazım yok da. O dönemde de sergilere yaklaşımımız farklıydı. Nasıl yapıyorduk pratikte bunu, Ankara Belediye Başkanı Dalokay’dı. Bize iki tane belediye otobüsü vermişti. Bunların içini boşaltıp galeri haline getirmiştik. Dışında ve içinde panolar vardı. O otobüslerde gezici sergiler açıyorduk. Ankara’nın her yerine gidiyorduk. Köylerine de, sanayi mahallesine de, gecekondularına da. Orada sergi  açıyorduk. Yine belediyeden aldığımız bir çadır vardı, çok büyük şantiye çadırlarından. Onu Kızılay’ın ortasına kuruyorduk, sergi açıyorduk. Dolayısıyla fotoğraf adına yaptığımız işleri, hadi gelip bakın diye bir salona kapatmak yerine, yaptığımız işleri götürüyorduk, gelin bakın biz buradayız diyorduk insanlara.

Bir zamanlar doğa yürüyüşleri  de yapmışsınız sanırım. Hala devam ediyor mu?

Her yıl en az bir kere, kimi zaman bir hafta, kimi zaman on gün süren, Himalayalarda bir yürüyüş yapıyoruz.. Ben tam da doğa yürüyüşcüsü değilim. Ben Overlandların rehberliğini yapıyorum. Overlandlar kara yolu ile yapılan uzun yolculuklar. Bir otobüse biniyorsunuz. O otobüsle, iki ay, 10 –15 kişi yolculuk yapıyorsunuz. Yemyeşil doğanın içinden de geçiyorsunuz, çölden de, şehirlerden de geçiyorsunuz. 4000 metrelik Huncerap geçidine de çıkıyorsunuz. Ya da Moğolistan’a gittiğimiz zaman on gün steplere de geziyorsunuz.

Son zamanlarda yurtdışına geziler yapıyorsunuz. Bu gezilerde doğuyu tercih etmenizin nedenlerini açıklar mısınız?

Hindistan ve Nepal benim sevdiğim memleketler. Daha doğrusu dünyanın doğusu bizim memleket Ben doğuluyum, batılı değilim. Hem duygu olarak, hem hayata bakış olarak, hem sanayiden, teknolojiden, tüketim toplumlarından uzak durmak anlamında bu ülkeler beni çekiyor. Fas da öyle. Fas, Afrika’nın Avrupa’ya açılan kapısı ve oradaki günlük hayatta insanın yaşam öyküsü son derece ilginçti. İran da biliyorsunuz burnumuzun dibinde bir ülke, ama hiç bilmediğimiz bir ülke, bir sürü kategorik karşı çıkışlarla baktığım bir ülke.

 “Namaste” ilk kitabınız öyle değil mi? Namaste ne anlama geliyor?

Benim kitaplarımdan biri “Namaste” ; Hintce ve Nepalce merhaba demek. Namaste’de, Hindistan ve Nepal’de, toplam yedi aydan daha fazla süren yolculukları anlattım. Diğeri “Fas’ta Yolculuk”. Malum, Fas’ı anlatıyor. Şimdi bir kitap daha çıkıyor. Bu üçüncü kitap bir aksilik olmaz ise bugünlerde çıkacak. Bu bir seri olacak. Onun ilk kitabı da “Sarı Otobüs”  İran’ı anlatıyor. Her ay “E” dergisinde bir şeyler yazıyorum. Bu aşağı yukarı 6 –7 aydır var. Cumhuriyet Dergi’de çıkıyor yazılarım. Bir ara kapanmadan önce Milliyet Pazar’da yazıyordum. İstanbul Kültür Sanat haritasında yazıyorum. Yazdıklarım son dönemde ağırlıkla gezi yazıları, ama, gittim, gördüm, şunları yedik, şahaneydi, o vardı gibi değil. Daha çok benim gittiğim yerlerdeki gözlemlerimle,iç yolculuklarımla ilgili metinler.Denebilirse; biraz daha edebi metinler formatına girebilir o metinler.

Deprem sonrasında Dayanışma Gönüllüleri ile beraber fotoğraf atölyesi kurarak depremden etkilenen bir grup çocuk ile fotoğraf çalışmaları yaptınız. Bu projeden de bahsedelim istiyorum.

Geçenlerde düşündüm; benim hayatımda depremle fotoğrafın çok önemli bir yeri var. Biz fotoğraf çekmeye başlayınca iki önemli deprem yaşandı. Van-Muradiye ve Diyarbakır-Lice depremi. Biz, her ikisine de hem yardım için, hem de fotoğraf çekmek üzere gittik. Ankara’da daha sonra sergiledik. Ama son Marmara depreminde durum biraz daha değişikti. Marmara depreminden hemen sonra orada arama – kurtarma, travma giderme, deprem sonrasında hayatı iyileştirme çalışmalarına katıldık. Burada fotoğraf birden bire yeniden ortaya çıktı. Bu kez daha önceki çalışmalardan farklı olarak, depremin bizzat mağdurları tarafından belgelenmesi çalışmaları başlatıldı. Nasıl oldu bu? En uygun kesim çocuklardı. Belki depremden en çok etkilenen de çocuklardı. Onlarla hem travma gidermeye yönelik, hem bir beceri kazanmaya yönelik, hem de bir fikri fotoğrafın dili ile, görsel dille, imgelerin dili ile ifade etmeye yönelik bu atölye çalışmasını başlattık. Çalışma başlarken doğrusu sonuçları hakkında çok fikrimiz yoktu. Ama dört ayın sonunda, çocukların fotoğraflarından hepimizi şaşırtan ürünler çıktı. O albümü gördünüz mü? Fotoğraf sonuç itibarı ile herkesin yapabileceği  bir şey. Çocuklar çok güzel yapıyorlar üstelik de. İyi fotoğraf yapmak için iyi ekipmana da ihtiyaç yok. Çocuklar o fotoğrafları kompact makinelerle çektiler. Tavanında fareler gezen, toz akan, ceset torbalarıyla kaplanan bir karanlık odada filmler yıkandı, orada basıldı. Çocuklarla birlikte seçildi. Ve çocuklar orada, bir deprem sonrasında ,çadırkentteki hayatın belgeselini yaptılar. Bu bize belgesel fotoğrafçılık anlamında da şunu gösterdi; iyi bir belgesel ancak içten belgeleme ile mümkündür. Gidip de kendini olayın bir parçası kılmadan fotoğraf çekmekle mümkün değildir. Ancak orada yaşanan hoşluksa hoşluk, eğlence ise eğlence, problemse problem, onun parçası olabiliyorsan çektiğin fotoğraflar hem belgesel bir tatta, hem estetik anlamda yetkin, hem de dili anlaşılır bir ürün olarak ortaya çıkıyor.

O ilk atölyeden  sonra aynı proje çerçevesinde devam eden çalışmalar nasıl sürüyor?

Bu çalışma burada bitmedi, atölyeler hala devam ediyor. 4 tane atölyemiz var. Bir tanesi İzmit’te, diğeri Düzce’de engelli çocuklarla, öbür ikisi de Gölyaka’da, iki köyde devam ediyor. Bekirpaşa’da 150 çocukla çalışmıştık. Onlardan 20’si devam ediyor. Artık onlarla, bu dönemde SLR makinelerle çalışmaya başladık. Bir niyetimiz de İzmit’te bir okul kurmak. Dolayısıyla çocuklarla ilişkimiz sürüyor.

Bu eğitim süreci sonunda bir de sergi açtınız. Sonrasında neler oldu? İzleyenlerin tepkileri nasıldı?

Türkiye’de son dönemlerde üretilmiş en baba sergidir. İçeriği bir tarafa bırakalım. Sayısal olarak da çok mühim. Yani Adıyaman’ın Tut ilçesi Merkez Kıraathanesinde de açıldı bu sergi, Tokyo Metropolitan Fotoğraf Müzesi’nde de açıldı, ki bu müzede sergi açmak için işleriniz yeterli ise beş yıl önceden sıra almanız gerekir. Bu çalışma için özel salon açıldı. Sergi toplam 28 yerde tekrarlandı. Bunun 8’i Japonya’da, biri Viyana’da, dördü Hollanda’da, geri kalanlar ise Türkiye’de. Sergi şu an Amsterdam’da geziyor. 

Son günlerde bir “Fotoğraf vakfı” kurma çalışmaları ile ilgileniyorsunuz. Çalışmalar nasıl devam ediyor ?

Şimdi vakıfı, hakkaniyetli davranmak açısından şöyle vurgulamak lazım. Bu iş sadece fotoğrafçı çocuklar atölyesinin her şeyi ile kurulan bir vakıf değil. Çünkü Türkiye’de, bugüne kadar gelen ciddi bir fotoğraf birikimi de var, dernekler de var, başka türden organizasyonlar, gruplar, kulüpler de var. Bir de fotoğrafçı çocuklar atölyesi var. Bu atölye sonuçta bize belli bir ivme kazandırdı. Bu vakıf hikayesi aslında eski bir hikayedir. Fotoğraf vakfı kuruluşunun hızlanması Fotoğrafçı çocuklar atölyesiyle oldu. Orada yapılan çalışma ve açtıkları sergi hoş bir rüzgar estirdi. Biz de o rüzgarı arkamıza aldık, ama sadece atölye üzerinden düşünmeyelim. Türkiye’de fotoğraf alanında çaba harcayan pek çok insan vardı. Onlarında desteği ile, bir araya gelmesi ile ve aklını fikrini katmasıyla vakfın ilk adımları atıldı. Vakıf, amacında da varolduğu gibi Fotoğrafın belgesel yanını da, deneysel yanını da , stil life’ını da içine alan bir zemin yaratıldı. Bu zemin herkes için bir zemin. Sadece bu vakfı kuranların zemini değil. Biz kendi kendimize bu yapıyı kurduk da çalışacağız, gibi bir şey değil. Çünkü dikkat edersen, Vakfın oluşumunda İFSAK’lı arkadaşlarımız var,AFSAD’lı, KASK’lı arkadaşlarımız var. Dayanışma Gönüllüleri Derneğinden arkadaşlarımız var. Dolayısıyla vakıfta hem böyle yarı resmi kurumsal bir temsil söz konusu, hem de bağımsız fotoğrafçılar yer alıyor. Şu önemli; Vakıf kendini bir üst organ gibi, derneklerin bir üst organı gibi, ya da derneklerin yerine ikame edilecek kurum gibi tasarlamıyor. Yani derneklerin, kulüplerin faaliyet alanı başkadır ve saygı değerdir, Fotoğrafevi, Gezievi  gibi fotoğraf alanında çalışan şirketlerinki başkadır, Fotoğraf Vakfı’nınki de başkadır. Onların çalışma alanlarına dahil olmayı varsaymaz, ama örneğin Fotoğraf vakfı bir eğitim çalışması yapacaksa, bu çalışmayı daha önceki pratikte de varolan fotoğrafçı çocuklar atölyesi üstünden ya da yeni projesini hazırladığımız bir Fotoğraf Akademisi üstünden kurar. Şunu düşünüyorum; fotoğraf bu memlekette genişlemesini, yaygınlaşmasını tamamladı. Bu kuşkusuz yeterlidir diye demiyorum. Ama artık daha derinlemesine çalışmalar yapmak lazım. Daha özel alanlarda, daha kalıcı, bu işi biraz hobi formatından  çıkarıcı çalışmalar yapmak lazım, yani fotoğraf bugün diğer disiplinlerden doğru baktığınız zaman sonuç itibariyle hobidir. Bu vakıf   bütün bu memleketteki organizasyonlarla, derneklerle, kulüplerle biraraya geldiği zaman, ortak zeminde çalışmalar yapabilecek bir kuruluş olacak diye düşünüyorum. Amaçları içinde bir sürü bir şey var. Sergi var, müze de kurulacak, arşiv de yapacak. yapabilirse...

Söyleşi için teşekkür ederim...

Kaynak=İFSAK fotoğraf dergisi sayı=136

 

 

Web tasarım  Hacer Yılmaz