|
|
|
|
|
|
|
Afife Bilek/ “ER MEYDANINDA BİR KADIN” |
|
|
||
|
Ülkemizde 1960 lı yıllarda ilk konulu sergiler açan kadın fotoğraf sanatçımız Afife Bilek ile Kalamış’taki evinde söyleşi yaptık. 1982 yılında Güzel sanatlar Akademisi Fotoğraf Enstitüsü tarafından onur üyeliğine seçilen sanatçımızı yeni kuşaklara hatırlatmak ve anılarını paylaşmak istedik.
Türkiye’deki öncü kadın fotoğrafçılardan birisiniz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
-Sergi açan ilk kadın fotoğrafçı benim. Benden önce Yıldız Moran vardı. Ama o Türkiye’de faaliyet göstermemiş, İngiltere’de çok iyi bir yerde asistanlık yapmıştır. Ondan sonra Türkiye’de ilk kadın fotoğrafçı bendim. Asıl mesleğim heykeltraşlıktır. Heykeli isteyerek ,bilinçli olarak seçmiştim; ama yapmayı hiç düşünmedim bile. Heykeli yapmak başka bir zevktir. Her şeyi kendiniz seçersiniz, koyarsınız, elle yaparsınız.Heykel çalışırken fotoğrafa merak sardım. Sonra arkası geldi, devam etti.
Fotoğrafa başlamanız nasıl oldu?
-Gültekin Çizgen’in bir sergisine gittim. Sergi beni çok etkiledi. O sırada bir başka arkadaş akademide onun büstünü yapıyordu. Akademiye geldi, öyle tanıştık. O bana yardımcı oldu. Benim fotoğrafa olan merakım arttı. Bana bir takım şeyleri anlattı. Beraber çekimler yaptık, sergiler açtık. O zamanlar heykel bölümünü bitirmiş ama misafir öğrenci olarak çalışmaya devam ediyordum. Ben daha sonra fotoğrafçılığın ticari yönüne geçtim.Reklam fotoğrafçılığına başladım. Matbaacılık yaptım. Reklamcı araya hiç sokmuyorduk. Direkt olarak işi alıyorduk, fotoğrafları çekiyorduk, seperasyonunu yapıyorduk, ayırıyorduk ve baskıya giriyorduk.. Ufak bir matbaamız olmasına rağmen Borusan gibi İyi ve büyük firmalarla iş yapıyorduk. Hatta Türkiye’de ilk melamin tabakları biz bastık. Daha önce Avrupa’da bastırıyorlardı. Resimlerini ressamımız Mehmet Bey yaptı. İlk işe Gültekin Çizgen, ben ve Tuncay Cilasun olarak başladık.Sonra Gültekin bizden ayrıldı. Senelerce Tuncay ile birlikte çalıştım. O da fotoğrafçıydı. Fotoğraf stüdyom Galatasaray’daydı, aniden satıldı. Orayı stüdyo yapmak için büyük emek vermiştim. Sonra bütün hevesimi kaybettim. Çünkü stüdyom yok oldu, matbaa da orada burada! Tekrar bir yer yapmak bana çok zor geldi. Cilasundan da ayrılmıştım. Bir ara İsa Çelik ile de çalıştım. Sonra ben işi bıraktım.
O dönemde yaşadığınız zorluklar nelerdi?
-Biz çok imkansızlıkta imkanlar yarattık. Öyle iptidai şeylerle seperasyonlar yaptık ki. Mesela koskocaman bir kamerayı Balyoz sokaktan soktuğumuz zaman bütün sokak ilgilendi. Pencerelerden içeriye soktuk. Basit bir yerde çalışıyorduk. Vedat Nedim Tör bize çok yardım etti. Çok iş gönderdi. Yapı Kredi’nin sanat işlerini yönetiyordu. Biz öyle kötü şartlarda çalıştık ki. Türkiye’de ilk büyük fotoğrafları biz yaptık. 10 m2 kahverengi fotoğraf; teknik olarak yapılan bir şey. Yukarıda ayakkabı dolabının kapağında bir tane var.Üzerine polyester çekilmiştir. Büyük bir fotoğraftı. Bunlar profesyonelce para kazanmak için yapılan işlerdi. Biliyorsunuz fotoğraf para gerektiren bir iş; kağıdından tutun filmine kadar paradır. Hele şimdi büsbütün pahalı.Onun için bunun ticaretini yapmaya, profesyonel olmaya mecbursunuz. Ama amatör kalırsanız, Eczacıbaşı gibi olursanız başka. O keyfi istediği gibi yapabilir.
Sergileriniz...
-İlk fotoğraf sergim “merhaba fotoğraf” ikinci sergim “Er meydanı-Kırkpınar”. Ondan sonra Muhsin Kut ile birlikte sergi açtık. O resim, ben siyah beyaz fotoğraf olarak sergi açtık. “Haliç üzerine bir etüt”. Ondan sonra renkli bir sergi açtım. Orada fotoğrafçılıktan daha ziyade sanat ve teknik vardı. Ama tekniğin içinde üç boyut vardı, heykel orda işin içine giriyor. Çok güzel bir sergiydi, çok güzel renklerdi. Hepsi resim gibiydi. Hatta Salih Acar “Siz objektifle resim yapıyorsunuz” demiştir. Derinliği olan işlerdi. Amerikan haberler Merkezi’nde bir sergi açtık, sonra o sergiyi Ankara’da tekrar açtık. “Biz türkler”. Beş türk fotoğrafçısının fotoğraflarıydı. Herkes istediğini çekiyordu. Akademide Şeref ödülüne layık görüldüm fotoğrafçı olarak, plaketimde var.
Profesyonel olarak çalışmaya başladığınız dönemlerde de sergi açmaya devam ettiniz mi?
-Başladıktan sonra 2 tane açtım, sonra açamadım. Hem matbaa, hem fotoğrafçılık çok yoğun oluyorsunuz. Gece fotoğraf çekiyorduk; gündüz matbaaya veriyorduk. Matbaanın kontrolü vardı. Yaklaşık 20-22 kişi çalışıyordu. Bir de Amatörlüğün zevki bambaşkadır biliyor musunuz.. Çekiyordum, eve geliyordum, evde jaluzileri kapatıyordum. Kendim de battaniyenin altına giriyordum, filmi sarıyordum. Gidiyordum karanlıkta banyoda banyo yapıyordum. Oturuyordum agrandizörün başına kadrajını yapıyordum, basıyordum. Büyük zevk alıyordum. Ama daha sonra Afife hanım siz çekin, biz yıkarız, biz basarız olunca o zevki yavaş yavaş kaybediyorsunuz. Profesyonelliğe başladığınızda o amatörce zevki bulamıyorsunuz. Zaten bugün yeni makineler her şeyi yapıyor. Ben yeni makinelerden zevk almıyorum. Eski Asahi Pentax makinemi sakladım.
Biraz da fotoğraf tarzınız hakkında konuşa bilir miyiz?
-Ben daha ziyade objeler üzerinde çalıştım. Aklınıza ne geliyorsa çekmişim; süpürgeler, odunlar, çarklar, sandallar, kuşlar. İllaki insana eğilmemişim. On ayda 10.000.000 kare fotoğraf çeken insan her şey ile ilgilenir. Işığı gördüğüm zaman çekiyordum “Bilek ışığın altın kesimini biliyor” bir eleştirmen yazısında böyle diyor. Ben flu fotoğrafları seviyorum, yumuşatıyor. Hatta flular diye de bir sergi açmayı istedim. Benim süpürge fotoğrafım vardı, bir ayakkabı dolabına da bastım,. Dekoratör Valenberg vardı. Süpürge balesi derdi. Bir ara Kenterler’i çekmek istedim. Müşfik Bey çok da mutedil davrandı. Çok memnun oluruz demişti. Profesyonel olunca her şey bitti. Moda’da otururduk. Köşeye otururdum yoldan geçenleri çekerdim. Bir fotoğrafım vardı o zamanlardan yağmurda şemsiyeli bir adam çekmiştim. Bu fotoğraf büyütüldü bir ilaç firmasına basıldı. Çocuk fotoğrafları ilgimi çeker. Öyle bir sergi niye açmadım diye çok düşünmüşümdür. Ben çocuk portrelerinde başarılı oluyordum.Çocuğu olduğu gibi çekmek önemli. Yoksa çocuk bakıp poz verdikten sonra olmuyor. Benim arkadaşlarım var. Tutarlar ihtiyarı oturturlar onu çekerler iyi olmaz. Mesela Ian James; Photography dergisinin editörü bana bir yazı yazdı, “bana bir koleksiyon gönderin bu sayıyı sizin için çıkarcağız” dedi ama ben göndermedim. Bende tembellik vardı. Ara Güler bana dedi ki “On tane fotoğrafını ver, benim çantamda olsun, o on fotoğrafınla ben seni, gittiğim zaman tanıtayım”. Ama vermedim. Üstelik Atölyemiz nasıldı biliyor musunuz? Benim atölyemin arkasında Tosbağa sokakta idi. Vermedim ihmal yada önemsememek.
En çok etkilendiğiniz fotoğraf sanatçıları kimler di?
-Yurt içinden en çok beğendiğim fotoğrafçı Ersin Alok’tu. Neden Ersin Alok diyeceksiniz? Ersin Alok zaten ressam, çok hesaplı kitaplı fotoğraf çekerdi. Işığı iyi hesaplıyor. Aynı zamanda kendisi dağcı, istediği yere çıkıyor, istediği yerde istediği kadar bekliyor. Gültekin Çizgen‘ide beğenirdim. Fikret Otyam var. Ara Güler var, baba fotoğrafçı. Zaten o sanat olarak kabul etmiyor; ben gazeteciyim diyor. Ama bir erkek ile bir kadının çalışması arasında çok fark var. Erkeğin gücü var, Kariye Camii’ne ışıklarını götürüyor iskele kuruyor. Ara güler iskelenin üstüne çıkıyor. O iskelede fotoğraf çekiyor. Benim bir kere taşıma gücüm yok. Sami Güner’i de çok beğenirim. Onun fotoğrafları başka türlü. İlk zamanlar beğenmiyordum. Fakat sonraki fotoğraflarını çok beğeniyorum. Sami Güner kendisi arabasını kullanıyordu. Modellerini alıyordu. Biraz yapay olmasına rağmen fotoğrafları iyi idi. En verimli zamanda vefat etti.
Akademik sanat eğitimi aldığınız zaman sanatı belli kuralar içinde öğrendiniz. Bu eğitim fotoğraflarınıza nasıl yansıdı?
Muhakkak etkisi oldu. Bir alman fotoğrafçıya fotoğraflarımı gösterdim “siz katiyen yalnız bir fotoğrafçı değilsiniz, olamaz böyle bir şey, çünkü fotoğraflarınız da üç boyut var” dedi. Yani görüşünüz farklı oluyor. Çekerken farklı çekiyorsunuz, satıhta (iki boyutlu) görmüyorsunuz, fotoğrafların derinliğini görüyorsunuz. Fotoğraf çekmek biraz içgüdüseldir. Ben fotoğraflarımı üç boyutlu olarak çektimse, onu üç boyutlu olduğu için çekmedim. O benim içimden geldiği için ve çekmek istediğim için çektim. Yoksa illa orayı çekeceğim, bu bir fotoğraf, şu çiçeği çekeyim diye bir arzu yok. Orada bir ışık görüyorum, bir şey görüyorum,beni etkiliyor. Etkilendiğim için çekiyorum.
Unutamadığınız anılarınız var mı?
-Kırkpınar ile ilgili anılarım var. Sabri Acar vardı, ortaya güreşiyordu. Bir de Mustafa Yıldız isimli Arap çocuk vardı. Arap ve renkli oluşu, bir de zeytinyağını sürünce pırıl pırıl parlıyordu.Seyirciler bağırıyor, benim için Sabri Acar’a vuruldu diyorlar. Tabii ben hiç ehemmiyet vermiyorum. devamlı çekim yapıyordum. Kırkpınar’da fotoğraf çekerken ne mücadele verdik. Çok sıcaktı.Çarşaf gibi bir elbise giymiştim, çünkü pantolonla o kadar rahat edemiyorsunuz, öyle büyük bir elbise, şemsiye gibi. O yağların içerisinde onunla oturuyorum, kalkıyorum. Bütün etekleri yağ içinde. Akşam otele gidiyorum, yıkıyorum. Ertesi sabah yine geliyorum. Öyle bir çalışmam oldu. Sonra yine Kırkpınar’da Aziz Nesin; o da oradaydı. Bizi vali şeref misafiri olarak davet etti. Aziz Nesin fevkalade utangaç bir insandı. Onu, benim yanıma kavalye olarak verdiler. Kendisi gelemedi oğlunu benim yanıma gönderdi. Önemli bir anı benim için. Her zaman Aziz Nesin gibi bir adamın o kadar utangaç olmasını düşünürüm. Ben arşivimi kaybettim. Kırkpınar fotoğraflarımın tümünü kaybettim. Yoksa çok güzel Kırkpınar fotoğraflarım vardı. Haliç sergisinde kapıdan girer girmez bir Çamur fotoğrafı koymuştum. Şinasi bey çok sinirlendi. “Bütün Avrupalıların Altın Boynuz dedikleri bir yere siz nasıl böyle bir şey yaparsınız?”. Dedi. “Vallahi Şinasi Bey ben Haliç’e gittiğim zaman hangi çizmemi giysem de çamur içine girmese diye düşünüyorum. Birazda bu utandırıcılığı, eğer etkilenecek insanlar varsa Haliç için belki etkilenirler diye koydum” dedim.
Söyleşi için teşekkür ederiz. Kaynak=İFSAK fotoğraf dergisi sayı=134
|
||
|
Web tasarım Hacer Yılmaz
|