İbrahim Akyürek / “FOTOĞRAF NARSİST İÇİN MASAJ İŞLEVİ GÖRÜYOR"

 

 

 

 

Yaşamını ve fotoğraf çalışmalarını doğduğu ve büyüdüğü kent olan Zonguldak’ta sürdürüyor. Bir dönem İFSAK’ta yönetimde de görev alan İbrahim Akyürek fotoğraf çalışmalarında üreten insanı ve onun yaşam mücadelesini konu olarak ele alıyor. Çok uzun yıllardır fotoğraf ile ilgileniyor. Geçmiş deneyimlerini ve fototoğraf üzerine düşüncelerini, bu söyleşi ile bizlerle paylaştı...

 

1974 yılında fotoğrafa başlayarak, aynı yıllarda da İFSAK’a üye olmuşsunuz. Sergilerinize ve çalışmalarınıza Zonguldak’ta devam ediyorsunuz. Bunun nedeni nedir? Bu çalışmalar nelerdir?

 

Zonguldak doğduğum ve lise öğrenimi  sonuna kadar yaşadığım kent. Bu yıl dördüncü yılına giren “Sergi Odası” isimli 35 metrekarelik bir kültür/galeri ortamıyla uğraşıyorum. Her ay düzenli bir sergi açılıyor, paralelinde değerlendirme ve söyleşi yapılıyor. Ek olarak sahaf türü kitap/kaset/afiş satışı, çevre, fotoğraf, sanat eğitim programlarına katkı ve yakınlarda başlayan felsefe tartışmaları ise bir yandan sürüyor.

 

1992 yılında  “Kazlıçeşme” ile ilgili bir çalışmanız da var.

 

Kazlıçeşmeyi ne yazık ki geç tanıdım. Buradaki fabrikaların yıkımı süresince fotoğraflar çektim. İstanbul’un ortasında bir film seti gibiydi Kazlıçeşme. 1800’lerin  sanayi devrimi İngiltere’sini ve Zonguldak maden ocakları çevresini aratmıyordu. Göze batarcasına emek-kapital çelişkisi önünüzde duruyordu.Baskılara başladığım sıralarda  Cumartesi Anneleri’nin eylemleri yoğunlaştı.Kazlıçeşme sergisi önceliğini yitirdi. Bir yandan İnsan Hakları Derneği Kültür Komisyonu’nda koşturmaya başladım.”Bir İnsan Nasıl Kaybolur” başlıklı sergi ortaya çıktı.Kadıköy BEKSAV, Kilimli Halkevi ve son olarak Alman Kültür Merkezi’nde düzenlenen İHD’nin  kayıplar toplantısında (Arjantin’den anneler de gelmişti) açıldı bu sergi.

 

Fotoğraf çalışmalarınızda üreten insan ve onun yaşam mücadelesini konu olarak ele alıyorsunuz. Neden böyle tercih ediyorsunuz?

 

Yetiştiğim mahallenin, kentin etkisi var.Bir zamanlar 60 bin işçinin çalıştığı, ölümlerin, direnişlerin yaşandığı, insan bedeninin hangi parçasının kaç para  tuttuğunun  tıp ve hukuk dilinin insafına kaldığı bir kent düşünün. Ayrıca yeryüzünün dirençli bir dönemine denk gelen gençlik yıllarının etkisi var.Hareket eden., paylaşmayı beceren, sokağa taşan kollektif  insan enerjisi beni çekiyor.İş yapan insanın bıraktığı izler; kir, pas, pastel tonlar, loş mekanlar, zıtların şaşırtıcılığı öteki estetik  tercih nedenlerim arasında.

 

Bir anlatım şekli olarak, fotoğrafı tercih etmenizin nedenleri var mıdır?

 

Ortaokul yıllarında sinemacı, gazeteci olmak istiyordum. Mahalle oyunlarımda Karagöz-Hacivat gösterileri, çizgi romanlardan kesilip yapılmış film şeritleri vardı. Lise yıllarında ise düzenli yenilenen duvar gazetesi... Hayat ve Ses Dergilerindeki, özellikle film karelerinden alınmış fotoğrafları kesip deftere yapıştırıyordum.Daha sonra Sinematek’de izlenen filmler...Gördüğümü anlatmanın biçimi olarak fotoğraf bu birikimlerden çıktı.Başka da bir becerim yoktu zaten.

 

Sizin yönetimde olduğunuz yıllardan, bu günlere kadar olan süreçte, İFSAK için neler değişti. Bu değişim olumlu bir yöne doğru mu oldu?

 

Üniversite eğitimi için geldiğim İstanbul’a bir yerinden tutunmanın aracı olarak  İFSAK’a bulaşmam bir zorunluluktu.Mahalle oyunları bir başka biçimiyle İFSAK  içinde de sürdü.1974 yılında İFSAK’ı buldum.Mehmet Bayhan’da aynı dönemde  üye oldu. Karaköy’de bir işhanının bir odasında haftanın iki- üç günü yan yana gelen fotoğrafçılar vardı.Bazı işlerin sorumluluğunu aldım. Bu ortamlar daha çok insan tanışmalıydı. Dışa açık etkinlikler gittikçe çoğaltıldı. Anadolu’dan katkı isteyen mektuplar yağıyordu. İFSAK bugün , yapılması zorunlu düzenli işleri ile ülkemizin ilk on  derneği arasında yer alıyor. Değişim üzerine  söyleneceklere gelince. Önceleri, İFSAK basılı malzemelerinde ”dayanışma” sözcüğünün geçtiği bir slogan vardı: “Amatör Dayanışmada 25 Yıl “gibi...Bu slogandan vazgeçilmesiyle paralel olarak derneğimizin diplomasız-sınavsız bir yaşam okulu olma özelliğinden de uzaklaşılıyor. Ele dayalı insan deneyimlerinin gittikçe azaltıldığı yılları yaşıyoruz. Özellikle 1990’dan başlayarak azgınlaşan “para-piyasa” ideolojisiyle... Marketten paketlenmiş elma alır gibi, paketlenmiş hizmetler  verilmeye başlanıyor artık derneklerde.. El ile alınan deneyim (elmayı ağaçtan toplarken, pazarda seçerken kurulan ilişkiler) ortadan kalktığı için beyin de devreden çıkıyor. Sonuç olarak gönüllü birliktelik yerleri olan dernekler becerilerinizi, yeteneklerinizi, kişiliklerinizi dahası hatalarınızı geliştirme/olgunlaştırma ortamı olma öncelliklerini yitiriyor.Fotoğraf hizmeti veren bir şirket ya da vakıf işleyişi yaygınlaşıyor. Zaten üye de elini sürmeyeceği hazır hizmeti ister duruma koşullandırılıyor.Bunların arkasından profesyonel üye-yönetici tipi hortlarsa şaşmamak gerekiyor.

 

Bir “sivil toplum örgütü” olan fotoğraf derneklerinin, fotoğraftan başka işlevleri olmalı mıdır?  

             

Fotoğrafçı-Gazeteci İlker Maga’nın bir gazeteci arkadaşıyla birlikte çıkardığı küçük bir kitabın  ismini anımsatmak isterim: “Sivil Toplum: Devletin Büyümesi”  Sanıldığının tersine devlet küçülmüyor. Kapitalistler; derneklere, vakıflara “üçüncü sektör”  adını takmışlar zaten. Kapitalizmin yol açtığı maddi-manevi hasarların tamiri bu sektöre havale ediliyor sanki. En tepedekiler diyor ki; siz hobilerinizle, hayırseverlik, dilencilik işleriyle kendinizi iyi hissedin. Memleket  ve dünya işlerine kafanızı takmayın, yönetme-iktidar işini de bize bırakın, iktidarla  mücadele etmeyi aklınıza bile getirmeyin.Sonuç olarak biz aşağıdakiler arasında  fotoğraftan başka işlerle uğraşmak ayıp sayılıyor.Bu ruhumuza öylesine işliyor ki, derneklerdeki etik suçlar daha affedilir, konuşulur oluyor politik sorumlulukların yerine getirilmemesi yanında. Dernek içi magazin haberleri  cazibesini gittikçe artırdığı gibi bu haberleri konuşmak düşünmek sanılıyor.

 

Fotoğraf sanatçısı ile “fotoğraf çekiyor olmak” arasındaki fark ne kadardır? Yani fotoğraf sanatçısıyım diyen arkadaşların bir misyonu olmalı mıdır?

 

“Sanatçı”sözcüğüne zor-kolay anlam yüklemekten yana değilim.Elimde bir araç var, kafamda kaygılarm, iyimserliklerim.Kendinizi savunmak, çevrenizi iyileştirmek için bu araçtan yararlanırsınız. Size de bir isim takarlar. Duyarlılığımız kışkırtılmış olduğu için alıcılarımız daha aktif olabilir, ya da olması bizden talep edilebilir..

 

Sizin değinmek istedikleriniz var mı?

 

Gönüllü demokratik kuruluşlarda birlıkte iş yapmanın olanakları gittikçe azalıyor. Çocukluktan yetişkinliğe manevi ilişkilerdeki her zedelenme özellikle benim cinsimde sıkça görülen  narsist kişiliğin dayanılmaz büyüklenmesiyle fotoğrafı amaç haline dönüştürüyor.Daha da beteri narsist kişilik bu amaç için kendine de zarar veren egemen güçlerle zaman zaman işbirliği yapıyor.Fotoğraf narsist için masaj işlevi  görüyor.Yarışmalar, jüriler, ünvanlar, plaketler, markalı fotoğraf oyuncakları, en tepedekilerle kurulan ilişkiler paketlenmiş günlük saadet araçları oluyor erkek narsist için. Herkes çevresinden soyutlanmış tek başına yaşasa “bize ne” demek kolay. Trafik kazalarında olduğu gibi şerit değiştirip size de toslayabiliyor aşırı aktif / pasif / geveze / suskun narsistler. Engin Geçtan’ın, “geçmişimizde olup bitenin acısını çevremizden tahsil ederiz “ yorumu  ve tahsilat için ikinci kişi ya da kişiler gerektirmesi (dernekler bu iş için en uygun) öncelikle erkek narsizmini tartışmayı zorunlu kılıyor. Bu arada, “haz alırken çevreye verdiğim zarar için özür dilerim “ farkındalığına  erişilmesi bile az  şey değil.

 

Söyleşi için teşekkür ederim...

 

Kaynak=İFSAK fotoğraf dergisi sayı=138

 

Web tasarım  Hacer Yılmaz