|
|
|
|
|
|
Reha Akçakaya / ”BEN ESTETİK VE
DUYGUSALLIKTAN YANAYIM” |
|
|
|
||
|
- Son yıllarda INFRARED filmler ile işler yapıyorsunuz. Yurtiçinde ve yurtdışında açılan sergileriniz ve birde albüm kitabınız var. ”Görünmez Işıkla Yolculuk”. Bu tarzda çalışmalara devam edecek misiniz? Fotoğraf malzeme ve tekniğe diğer sanatlardan belki daha fazla dayalı bir sanat. Böyle olunca, farklı malzemeleri anlatım gücü elde etmek için kullanmak da doğal hale geliyor. Ben kızılötesi malzemeyi kendi uğruna değil, yarattığı etki işimi kolaylaştırdığı için benimsemiştim. 1990 yılından bu yana neredeyse yalnızca siyah-beyaz kızılötesi filmle çalıştım. Özellikle manzara fotoğrafında belirli bir duyarlılığı yakaladığımı düşünüyorum. Yaptığım işler değişik ortamlarda beğenildi, benden talep edilen işler her bunlar oldu. Ancak, bir fotoğrafçı olarak beni kızılötesine iten nedenler aynı zamanda başka türlere ve tekniklere yönelmemi de gerektiriyor. Klasik portreler böyle ortaya çıktı. Yakın dönemde yoğun çalışma sonucu oluşan bir külliyat olmakla beraber, kızılötesi manzaraların yerini alıp almayacağını şimdilik bilemiyorum. Belki bunun pek bir önemi de yok. - 17. Fotoğraf günlerinde açtığınız sergi üzerine de biraz konuşabilir miyiz? Diğer çalışmalarınızdan daha farklı tarzda bir çalışmaydı. ”Birkaç yüz” isimli bu sergi ne kadar sürede ortaya çıktı? Burada yer alan 27 portrenin hepsi 1998-2001 yılları arasında çekildi. Hepsi iç mekanda, poz vererek, çoğunlukla da doğal ışık altında yapılmış çalışmalar. Tanıdıklar ve profesyonel modeller var aralarında. Tanıtım yazısından da anlaşılabileceği gibi, Roland Barthes’ın “dosdoğru bakış” fotoğraflarıyla ilgili söyledikleri beni etkiliyor. Objektife bakan kişinin aklından geçenlerle bizim o bakışa atfettiğimiz anlam birbirinden çok farklı olabiliyor. Bu fotoğrafları yüzlerce benzeri içinden elerken benim kullandığım kriter şu oldu: Bu bakış günlük hayatta sık sık karşılaşılan sıradan bir anı mı gösteriyor, yoksa izleyenin birkaç saniye için bile olsa hayal kurmasına izin verecek bir kapalılığa sahip mi? Bakışın “deliciliği”, ya da “fotojeniklik” denen şey aslında izleyene de düşünme hakkı tanıyan bu gizem olsa gerek diye düşünüyorum. - İş gezileri için, yurt dışına oldukça sık gidiyorsunuz. Bu gezilerde fotoğraf sanatı ile ilginiz devam ediyor mu? Tabii ki. Özellikle de iyi sergilere rastlamak çok iyi geliyor. Örneğin bu yaz Edinburgh’da Salgado’nun “Göçler” sergisine rast geldim. Son derece duygulandırıcı bir deneyimdi. Çok çok başarılı bir sergi. Aynı şekilde MOMA’daki fotoğraf koleksiyonunu ya da George Eastman Evi’ndeki orijinal baskıları görmek fotoğraf tutkusunun depreşmesine yetiyor. Bir de tabii egzotizmin tetiklediği fotoğraflar çekiyor insan yabancı yerde. Oralı için sıradan, bizim için ilginç görüntüler. “Turistik” çeşnisi olan duygulu işler çıkıyor bunlardan. - Biraz karşılaştırmak istersek, diğer ülkelerde neler yapılıyor? Benim izlediğim kadarıyla fotoğraf “sanat”ın yolundan ayrı bir yol izleyebiliyor. Avrupa’da ve ABD’de kavramsal, insanı ve toplumu sorgulayan, estetik unsurlardan arınmış, düşünselliği ön plana çıkmış işler revaçta. Geniş kitlelere ilk bakışta birşey ifade etmeyen, altyazısı veya manifestosuyla beraber değer kazanan işler. Bunlar yanında klasik diyebileceğimiz fotoğraf da kendi kulvarında ilerliyor yıpranmadan. Örneğin portre, çıplak, vb. - Yurt dışında Türk fotoğrafı tanınıyor mu? Aslında uluslararası fotoğraf ortamını benden çok daha yakından izleyen arkadaşlarımız var, ben yalnızca kendi sınırlı deneyimlerimi aktarıyorum. Bence Türk fotoğrafçıları pek bilinmiyor. Çünkü en geniş anlamıyla kendimizi tanıtacak profesyonelliğe, dil yetisine ve paraya sahip değiliz. Uluslararası ilişkilerde tutarlılığın, profesyonelliğin, kalitenin ve güvenilirliğin ne kadar önemli olduğunu hepimizin kavradığını zannetmiyorum. Kendi yağımızla kavrulmak yerine dünya sanatçısı gibi davranmakta yarar var. Burada yapılacak ilk ve en kolay şey de iyi bir web sayfasına sahip olmak. Bir de, alçakgönüllü olmak için hiçbir neden yok. - Camera Lucida ve Fotoğraf üzerine, bu iki kitabın ortak yönleri var mıdır? Bu kitapları çevirmek için seçme nedeniniz nedir? Bu iki kitabı amme hizmeti olarak, okunsun ve tartışılsın diye çevirdim. Konu, sistematik bir faaliyetin ürünü değil, acil bir ihtiyacın karşılanmasıydı daha çok. Tartışmalarda bu kitaplara göndermeler yapılıyordu ama bunlar bazı bölümleri dışında Türkçe’de yoktu. Camera Lucida, Barthes’in oldukça öznel bir yaklaşımla fotoğrafı tanımlamaya çalıştığı bir çalışma. Sontag ise Fotograf Üzerine’de daha sosyolojik bir yaklaşım izliyor. Bu ikinci kitap aslında bir makaleler topluluğu. Her ikisi de daha sonra fotoğraf dünyasında çokça tartışılmış eserler. Tabii ben bu kitapların yalnızca çevirmeniyim: enine boyuna tartışmak için yeterli bulmuyorum kendimi. Yine de her fotoğrafçının bu kitapların asıllarını veya çevirilerini okumasında büyük yarar olduğunu söyleyebilirim. - Türkiye’de fotoğraf yayınlarını ve araştırmalarını yeterli buluyor musunuz? Bu soruya “yeterli değil tabii” diye cevap vermek icap eder. Ancak, sebep-sonuç ilişkisini de iyi görmek gerek. Yayın ve araştırmaların eksikliği bence kısırlığın sebebi değil, sonucu. Üretim ve tüketim birbirini tetikler. Türkiye’de fotoğraf uğraşının herşeyden önce ekonomik canlılığı yok, bu yüzden de fotoğrafı destekleyecek, müze, eleştirmen, yayıncı, galeri, vb. yan kurumların gelişmesi mümkün olmuyor. - Önemli yazarların fotoğraf üzerine yorumlarını, çevirilerinizle bizlere ulaştırdınız. Biz sizin de fotoğraf için düşündüklerinizi (fotoğraf felsefenizi) öğrenmek istiyoruz. Ben bu konuda çok yalın ve iddiasız bir yaklaşım içindeyim. Fotoğrafın çeşitli türleri barındıran çok genel bir isim olduğunu düşünüyorum. Böyle olunca, alt türlerden bazılarını fotoğraf sayıp diğerlerini dışlamak anlamsız. “Bu fotoğraf değil” sendromu yani. Fotoğraf teknik olarak çok çabuk öğrenilebilecek bir iş. İyi fotoğraf yapmakla iyi ekipmana sahip olmayı karıştırmamak gerek. O halde asıl gerekli olan şey, herkesin göremediğini görecek, ya da diğer görüntüler yığını içinden çekip çıkaracak bir yetenek. Bu yetenek sayesinde, fotoğrafa bakan izleyiciye ilginç bir deneyim yaşatılabiliyor. Sanatın bütün amacı da bence bu olmalıdır. Fotoğrafa bakan kişi ile bakmayan kişi arasında bir fark yaratabilmek.Kavramsal bir yaklaşımda düşünsel bir haz, ya da estetik bir yaklaşımda görsel bir mutluluk. Hepsi bu. Her ikisi de çok güzel, ama ben estetik ve duygusallıktan yanayım; kulağa daha az çağdaş gelse bile. - Fotoğraf dünyamızda, ciddi anlamda bir fotoğraf eleştirisi göremiyoruz. Bu sizce ne kadar gereklidir? Eleştiri de müze, okul, galeri gibi temel kurumlardan biri fotoğraf için. Eleştiri sanatın yaygınlaşması, anlaşılır kılınması ve sanat korkusunun yenilmesi için önemli bir araç. Sergi açan kişinin en doğal ve şiddetli isteği, ciddi bir eleştiri yazısı yayımlatabilmektir. En azından benim için bu böyle. Eleştiri, ciddiye alınmış olmanın da göstergesi: ister olumlu, ister olumsuz ögeler içersin. - Fotoğraf ile uğraşan kişilerin kuramsaldan çok, teknolojik bilgiyi depolamayı tercih etmeleri sonucu, fotoğrafın toplumsal ve sanatsal işlevini yerine getirmesi yeterince verimli olamıyor. Bunun için bir çözüm önerilebilir mi? Az önce sözünü ettiğim gibi, sebep-sonuç ilişkilerini iyi tanımlamak gerek. Kuramsal altyapının zayıf olması, bence cılız bir fotoğraf sanatı ortamının bulunmasının sebebi değil, sonucu. Önce ekonomik değer oluşmalı ki, ardından bu değere ortak olmak isteyen kurumlar filizlenebilsin. Karalamaya dayalı rekabet yerine üretime dayalı rekabet oluşabilsin. Fotoğraflarımızı hediye etmek yerine satmaya çalışalım. Sanatsal üretimin de tıpkı diğer üretimler gibi parasal bir karşılığı olmalı. - Söyleşi içn teşekkür ederim, yeni çalışmalarınızda başarılar.... Kaynak=İFSAK fotoğraf dergisi sayı=137
|
||
|
Web tasarım Hacer Yılmaz
|